Haruki Murakami: Japon Edebiyatının Sıra Dışı Kalemi
2 hafta önce


“Kitaplarımı tekrar tekrar okuyor ve ara sıra gözlerimi kapatarak, kokularını derin derin içime çekiyordum. Zaten bir kitabın sadece kokusunu duymak ve sayfalarını karıştırmak bile beni mutlu ediyordu.” (Haruki Murakami – İmkansızın Şarkısı)

Bu ay, yazarlık kariyerinin başında eleştirilere maruz kalsa da kısa bir sürede Dünya ve Japon edebiyatının en çok okunan yazarlarından biri olan Japon Edebiyatının aykırı ismi Haruki Murakami’yi mercek altına aldık. Tüm dünyanın okuduğu ve günümüzün en üretken yazarlarından biri olan Murakami’yi biraz daha yakından tanımaya ne dersiniz?



Bir beyzbol maçı sırasında aniden gelen yazma heyecanı

1949 yılında Japonya’nın Kyoto şehrinde hayata gözlerini açan Haruki Murakami Kobe’de geçirdiği çocukluk yıllarının ardından Waseda Üniversitesi’nde klasik drama eğitimi almak için Tokyo’ya taşınır. Okul yıllarında kısa bir zaman içinde eşi olacak Yoko ile tanışan Murakami, okulu bitirdikten sonra eşiyle birlikte 7 yıl boyunca bir caz kulübü işletir. Çocukluğundan beri okumaya meraklı olsa da içindeki yazma tutkusuyla hiç beklenmedik bir anda ve yerde tanışır. 1978 yılında stadyumda beyzbol maçı izlerken birden içinde bir yazma heyecanı hisseder ve o gece eve döner dönmez ilk romanını yazmaya başlar. Murakami’yi tanımamızı sağlayan yazarlık serüveni 29 yaşındayken bir mutfak masasında ilk cümlelerini yazmasıyla başlar.



Murakami’nin Okuyucuyla Buluşan İlk Eserleri

Murakami ilk romanı “Rüzgarın Şarkısını Dinle”yi 1979 yılında yazar. Kitap, kendi ülkesinde yeni yazarlara verilen Gunzou Edebiyat Ödülü’nü kazanarak yazarın kariyerine başarılı bir giriş yapmasını sağlasa da Murakami uzun yıllar bu kitabın Japonya dışında yayımlanmasına izin vermez. 1987 yılında İngilizceye çevrilen kitabın dilimize çevrilmesi ise 2018 yılı itibariyle oldu. İkinci kitabının da yayımlanmasına müsade etmeyen yazar daha sonra okuyucusunun karşısına post modern bir dedektif öyküsü olan “Yaban Koyununun İzinde” ile çıkar. Alışılagelmiş Japon kültürü tasvirlerinin çok dışında olan bu kitap, gerçek anlamıyla okuyucuya Japonya hakkında tüm bildiklerini unutturacak güçtedir. Sıra dışı kurgusuyla dikkat çeken kitabı yine Japon okurları şaşırtan bir başka eser takip eder; “Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu”. Gölgesini kaybeden, kafataslarından eski rüyaları okuyan bir adam ve dünyanın sonu gelmeden önce yaşayacak sadece birkaç saati kalmış bir kahramanı buluşturan bu kitap sürrealist bir yaklaşımla yazılmıştır. Yine her yerde karşımıza çıkan Japon geleneklerinin yanı sıra bambaşka bir dünyayı anlatan kitap aynı zamanda yazarın belki kendisinin bile farkına varmadan geliştirdiği stilinin temel taşı niteliğindedir.


Başka Bir Dünya ve İmkansızın Şarkısı

Arka arkaya gelen bu iki kitap yazarın adının duyulmasını sağlamış olsa da ne yazık ki Japon Edebiyatı’na kabulünü sağlamaz. Çocukluğundan beri edebiyata ilgi duysa da Japon yazarları okumamış, seçimlerini ağırlıklı olarak Batı Edebiyatından yapmış olan yazar sık sık bu yönüyle eleştirilmeye başlar. Kitapları genç okurlar tarafından heyecanla karşılansa da geleneksel akımın öncüleri Murakami’nin edebi yönünü yok sayarlar. Bu eleştiriler kendi tarzından ödün vermeden yazmaya devam eden yazara başka bir dünyanın, New York’un kapılarını açar. 1987 yılında Murakami, “İmkansızın Şarkısı” ile okuyucusunu bu kez 1968-1970 yıllarının toplumsal olaylarının etkisinde sıcacık bir aşk hikâyesi ile selamlar. Gençliğin rüzgârıyla hareketlen bu roman Japonya Edebiyat çevrelerinde yine eleştirilere neden olsa da özellikle Japon gençleri arasında çok kısa bir zamanda en çok okunanlar listesine girmeyi başarır. Pek çok dile çevrilen kitap sadece ana yurdu dışındaki eleştirmenlerin övgülerine mazhar olmakla kalmaz, Murakami’yi bir anda tüm dünyanın tanıdığı bir yazara dönüştürür.


Yazarın Diğer Eserleri

 Kurt Vonnegut ve Richard Brautigan gibi Batı edebiyatının post modern yazarlarının etkilerini kitaplarında hissettiren yazar sonraki yıllarda “Zemberekkuşu’nun Güncesi” ile okuyucuyu 2. Dünya Savaşı’nın kanlı günlerine götürür.

1995 yılında binlerce insanın ölümüne neden olan Kobe Depremi yazarın ülkesiyle arasındaki buzları da eritir, yazar için artık eve dönüş vakti gelmiştir. Kendisiyle yapılan söyleşilerde Japonya’da kendini yabancı hissettiğini söyleyen yazar New York’ta yabancılık kavramını yeniden sorgulama fırsatı da bulmuş olmanın etkisiyle, eşi Yoko ile ülkesine geri döner. Ülkesinde yazmaya devam eden yazar önce Japonya’dan bir Yunan adasına uzanan, üç kişiyi birbirine kenetleyen bir aşkı anlattığı “Sputnik Sevgilim”i ardında da yazara pek çok ödül kazandıran Sahilde Kafka’yı okuyucu ile buluşturur. Büyülü gerçekçilik akımını başarıyla yansıtan eser Kafka Tamura adlı on beş yaşındaki bir gencin bir kehanettin kaçışının öyküsünü heyecanlı bir dille anlatır.  

"Yürekten sevdiğin bir insan varsa, bir kişi olsun yeter, hayatın kurtulmuş demektir"

Her kitabıyla adını edebiyat dünyasına daha büyük harflerle yazmayı başaran yazarın başyapıtı olarak nitelendirilen 1Q84 (https://kidega.com/kitap/1q84-037285/detay ) bu cümleyle seslenir okuyucuya. Yaşadığımız dünyanın gerçeklerini ve inandıklarımızı sorgulayan kitap okuyucuyu sarsıcı bir yolculuğa çıkarırken aşk dünyayı kurtarabilir mi gibi bir soruyla da romantiklere göz kırpmayı ihmal etmez.

Yazarın dilimize çevrilmiş diğer kitapları arasında uykuları çalınmış bir kadının öyküsünü anlattığı “Uyku”, aşka ve kadınlara yazılmış yedi öyküden oluşan “Kadınsız Erkekler”, kader ve maddi dünya arasındaki gelgitleri konu alan “Sınırın Güneyinde, Güneşin Batısında” yer alıyor.


O Aynı Zamanda Bir Çevirmen

Kendi kitaplarını yazmanın yanı sıra bir hobi olarak nitelendirdiği çevirmenlik de Murakami’nin hayatının önemli bir parçası. İlk kitabını nasıl görüneceğini merak ettiği için İngilizce yazmaya başlayan yazar sadece basit cümlelerle yazabildiği için aradığı derinliği yakalayamaz ve ana diline geri döner. Murakami, her ne kadar kendi dilinden çeviri yapmasa da, John Irving, J. D. Salinger ve F. Scott Fitzgerald gibi yazarların kitaplarını Japoncaya çevirdi. 17-18 yaşlarındayken okuduğu ve hâlâ favori kitabı olan Muhteşem Gatsby yazarın çevirdiği kitaplar arasında yer alıyor.


Koşmasaydım Yazamazdım

Yazmanın sağlıksız bir ruh hali olduğunu düşünse de bunun sağlıklı bir bünye gerektirdiğine inanan yazar aynı zamanda ultra maraton koşucusu. Hemen hemen her gün kilometrelerce koşan yazarın özellikle kitap yazma sürecinde oldukça düzenli bir programı var. Her sabah, üstelik alarm kurmadan, saat 4’te kalkan yazarın günü çalışmakla, spor yapmakla, başta çok sevdiği Caz albümleri olmak üzere müzik dinlemek ve okumakla geçiyor. Bir tutku olarak koşmak ve bu tutkuyla terbiye edilen yazma eylemini “Koşmasaydım Yazmazdım”  ile okuyucuyla paylaşan yazar bu kitabında kişisel paylaşımlara yer vererek de okuyucusunu şaşırtır.


Kitaplara daha yakından bakın: