Sepetim 99 ÜRÜN

Sepetiniz Henüz Boş!

Toplam Tutar
    Sosyolog Uğur Dolgun Gözünden Jack London ve “Ay Vadisi”
    09.01.2020
    Edebiyat kanonunun göz ardı edilmiş ve hak ettiği değere kavuşamamış asi, serseri, pervasız, alkolik, düşünsel anlamda Spencer ile Marx arasında sıkışıp kalmış haylaz çocuğudur Jack London. Bazı antolojilerde adıyla özdeşleşen kitaplarından birkaç paragrafa rastlansa da, edebiyat kuramı ile edebi eleştirinin ciddi eserlerinde ısrarla görmezden gelinmiştir. Çağdaşlarından -Nobel kazanan ilk Amerikalı romancı olma şerefini haiz- Sinclair Lewis ya da şakirdi olarak kabul edebileceğimiz Ernest Hemingway üzerine çok sayıda deneme ve kitap varken, London sadece birkaç satırla geçiştirilmiştir çoğunlukla.
    Amerikan edebiyatının öncü kalemlerinden olmanın yanı sıra, en az kurguladığı roman kahramanları kadar renkli bir kişilik ve yaşam öyküsüne sahiptir London. Maceraperest, bileğinin gücüne güvenen, agresif, maço Amerikalı yazar imajının hayat bulmasında ve romantize edilmesinde başrolü o oynamıştır. London gibi pervasız bir yol göstericisi olmasa -aynı gözü pek yaşam tarzı ve üslup bağlamında kendisinden bayrağı devralacak- bir Hemingway yine de çıkar mıydı acaba?
    London, kendisine has üsluba sahip bir edebiyatçı olmanın ötesinde, yirminci yüzyılın “ünlü” ve “popüler” ilk yazarlarından olmayı da başararak kalemiyle “milyon” kazanan ilk Amerikalıydı. Kıpır kıpır ve canlı hayal gücünün, yalın ve çarpıcı anlatımının, bitmek bilmeyen okuma aşkı ve yazma azminin sonucunda refah ve macera dolu bir hayat sürmeyi bilmiş ancak sınır tanımayan ve adrenalinden kopamayan karakteri zaman zaman sadece para için yazmasına yol açıp sıradan eserler vermesine de mani olamamıştır.

    Jack London, Eserleri ve Natüralizm Akımı

    On dokuzuncu yüzyılın ortalarında Fransa’da romantizm akımının duygusal hayalciliğine tepki olarak boy veren natüralizm; idealize edilmiş bir dünya betimlemek yerine toplumdaki alt sınıfların zorlu ve amansız hayat şartlarına eğilmiştir. Émile Zola’nın  söz konusu akımın manifestosu kabul edilen ve insan ruhu, aklı, bedeni temelinde konuyu masaya yatırdığı incelikli eseri “Thérèse Raquin” başta olmak üzere “Germinal” , “Nana” , “Meyhane” , “Emek”  ve “Kim Nasıl Ölüyor” gibi toplumsal içerikli natüralist klasikleri, bir yandan tüm acımasızlığıyla detaylandırılmış gerçekliği ve diğer yandan da insanların kendi çevrelerinin etkilerini aşamayacağı kuramını temel almaktaydı.
    Natüralist akımın Amerika’daki başlıca temsilcilerinden olan London ise, kültürel bir dönüm noktası yaşanacağına dair iyimserlik dalgası ve ilerlemeci bir referansla hem bolluk hem de daha adil bir toplum düzeni umutlarını beraberinde taşıyan sanayi toplumunun yol açtığı krizler ile yoksulluğu daha çocukluktan itibaren tüm acımasızlığıyla yaşamıştı. Toplumcu eserlerinde yer verdiği emekçi kesimin mücadeleleri ve sınıf çatışmaları, Zola’nın eserlerinden aşağı kalmayan biçimde sert ve çetindir.
    Natüralizmin bir diğer göstergesi, bilimsel yöntemi temel almasıydı. Bir sosyoloğun titizliğiyle ele alınan eserlerde kullanılan -deney, gözlem ve soyutlama gibi- ampirist yöntem üzerinden ulaşılan aşama, bireyin kişiliğini oluşturan ve kaderini belirleyen gücün maddi determinizm olduğu yönündedir. Kalıtsal etkenler, dış çevre koşulları ve rastlantılar bireylerin hayatına yön veren asli olgulardır. Burada karşılaşılan kurgusal tema da bahsedilen koşulların kişilerin karakter ve kişiliğini oluşturan irrasyonel davranış biçimleri ve içgüdüler etrafında eserlere yansıtılmasıdır.
    London’ın çoğu eserinde rastlanacağı üzere, bireyler sadece biyolojik bir varlık olarak resmedilirken çevresel koşulların çizmiş olduğu kaderleri doğrultusunda bir hayatı yaşarlar. Özellikle doğuştan güçlü yaratılan üstün-insan tipiyle kurgulanan kahramanlar, zorluk ve koşulların üstesinden gelme tutkuları nedeniyle toplumun -ya da doğanın- amansız güçlerinden biri haline dönüşürler.
    Ancak çoğu eserinde farklı şekillerde de olsa mutlaka rastlanan üstün-insan tipi, London’ın içindeki fırtınaların sonucu olarak duyguları ile beyni arasındaki çatışmanın dışa vurumudur. Bir yandan -çoğu eserinin başkahramanında da olduğu gibi- yaşadığı zorlu hayat içinde kendisini üstün-insan olarak yaratma çabası ve diğer yandan -zor çocukluk yıllarından kaynaklanan- yoksulluğa ve haksızlığa başkaldırı nedeniyle alt sınıflar ile ezilenlerin yanında saf tutma uğraşısı. Bunlardan ilkine, özellikle “Beyaz Diş”  ile “Vahşetin Çağrısı”  tüm yalınlıklarıyla denk düşmektedir. İkincisineyse “Demir Ökçe” , “Ay Vadisi” , “Uçurum İnsanları” ve “Doğu Yakası”  gibi toplumcu eserleri verebiliriz. Bu arada, bir de derin felsefi sorgulamalar içeren “Deniz Kurdu”  ve “Cinayet Şirketi” vardır ki, doludizgin ilerleyen satırlar ve hem düşündüren hem de edebî lezzeti en üst aşamada sunan diyaloglar, okuyucu için tam anlamıyla edebi bir şölene dönüşür.
    Edebi içerimdeki ilkel patetik açısından John Masefield’a benzetilen London; düşünsel anlamda da Karl MarxCharles DarwinFriedrich Nietzsche ve özellikle de –“İlk Prensipler” kitabına adeta kutsallık atfettiği, duygu ve düşünce dünyasında devrim yaratan- Herbert Spencer’dan  etkilenmiştir. Bu noktada kendisini her ne kadar sosyalist olarak niteleyip sınıf savaşımında işçilerin yanında konuşlansa ve Marxist öğretiye dayalı birçok toplumcu eser verse de; kitapların dışındaki gerçek hayata karşı yürütülen yırtıcı varoluş ve ayakta kalma savaşımında, insanoğlunun homo sapiens’e kadar giden organizmik geçmişindeki ilkel ve saldırgan dürtülerin egemenliğine yaptığı saplantılı vurgulardan dolayı Spencer ve Darwin’in öğretileri hep birkaç adım önde yer almıştır. Birbirine tümüyle tezat şekilde toplumcu ve -zaman zaman aşırı- bireyci felsefeler arasında salınıp duran London, ne ezilen kesimlerin yanında yer almaktan ne de beyaz ırkın üstünlüğünü savunup Doğu toplumlarının insanlarını en kaba şekilde aşağılamaktan ya da sert erkeklere özgü bir dünyada kadınlara hiçbir şekilde söz hakkı tanımamaktan asla vazgeçmemiştir. Sosyo-biyolojik açıdan bu tezadın açıklamasını, karşılaştığı tüm zorlu koşullarda dimdik durabilmesini ve asla pes etmemesini sağlayan sağlam fizik yapısı ve yumruğunun gücü gibi -kökü on binlerce yıl öncesine dayanan- ilkel atasal enerji ile çelik gibi iradesine bağlamak çokta yanlış olmayacaktır. Ve bunların yol açtığı egonun, siyasi bilincine galebe çaldığı da açık şekilde ortadadır.

    Ay Vadisi

    İlk basımı yaklaşık yarım yüzyıl önce yapılan ve yeni basımlarına -nedense- lüzum görülmediğinden oldukça uzun süredir okuyucuyla buluşamayan “Ay Vadisi”, insani ve psikolojik analizlerle bezeli ve olabildiğince çarpıcı bir üslupla işçi sınıfı hareketini ele alır. London’ın sosyalist ve toplumcu eserleri içinde “Demir Ökçe”  ile beraber ilk sırada yer alan eser; sistemin kapitalist beklentilere uygun şekilde bireylere pompaladığı “Amerikan rüyası” ve “adanmış topraklar” vaatlerine yönelik bir devrimcinin sert eleştirilere dayalı cevabı olmasının yanı sıra, dönemin Amerikasının sosyo-ekonomik açıdan panoramasını sunar.
    “Ay Vadisi”, devrimci bir kalemden çıkma ve klişelere dayalı sıradan bir proleter romanı olmanın ötesindedir. Sanayi şehrine dönüşen yeni yerleşim birimlerinde -ki bunu J. K. Galbraith da ünlü eseri “Kuşku Çağı”nda alabildiğine canlı biçimde ve enfes üslubuyla verenlerden bir diğeridir- kapana kısılmış insanların çaresizliğine, insanlık dışı çalışma koşulları karşılığında ödenen(!) ve insan onuruna yakışacak bir yaşam sürmeye imkan tanımayan düşük ücretlerin neden olduğu yoksulluğa, makineleşme eşliğinde gücü her geçen gün daha da artan vahşi kapitalizme karşı mücadele vermeye çalışan işçi sınıfının zorunlu olarak başvurduğu grevlere, sarı sendikaların desteklediği grev kırıcılar ile greve giden kesimlerin neredeyse iç savaşı andıran ve sokakları kana bulayan çatışmalarına bir anda dahil oluverir okuyucu bu muhteşem eserde.
    Oakland grevleri, hak arama uğraşı olmanın yanında hayat kavgasıdır işçi sınıfı için. Üstelik natüralist akımın biçimselliği, pastoral bir anlatımla taçlanmıştır eserde. Madalyonun bir yüzünde insanoğlunun ve işçi sınıfının psikolojisi masaya yatırılırken, diğer yüzünde de Billy ile Saxon çiftinin hayallerindeki mutluluğu -buradaki doğaya ait nefes kesen tasvirler eşliğinde- “Ay Vadisi”nde arayışları ve umutları resmedilir.


    Uğur DolgunKimdir?

    Uğur Dolgun 1996 yılında Uludağ Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nden lisans eğitimi almıştır. 1998 yılında Uludağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Çalışma Sosyolojisi alanında yüksek lisans yapan Dolgun, 2002 yılında İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Sosyoloji Bölümünde doktora eğitimini tamamlamıştır. Çeşitli üniversitelerde araştırma görevlisi, yardımcı doçent ve öğretim üyesi olarak görev yapan Uğur Dolgun şu an İstanbul Üniversitesi öğretim üyesi olarak görev almaktadır. Sosyolog Uğur Dolgun aynı zamanda bir edebiyat ve sinema tutkunudur. Edebiyata olan ilgisini yayımladığı eserleriyle görebileceğimiz Dolgun’un kitaplarına da mutlaka göz atmanızı öneririz.
Öne Çıkan Blog Yazılarımız
Arama
E-mail adresinizi giriniz
Adet:
Beden:
Seçtiğiniz ürün sepete eklendi
Mail adresini giriniz
Özelleştir
0000 0000 0000 0000
CVC
Ad Soyad
5xx
5xxxxxxxxx
ZUBİZU Kampanyası kullan
Ürün Detayları
Teslimat ve Kolay İade
Ürün Kodu:
Kitap / Yazar / Yayınevi Ara
Önceki Siparişleriniz
Önceki siparişleriniz için tıklayın
Üyelik Bilgilerim
Üyelik Bilgilerim
Veya
En Az 6 Karakter
Toplam Tutar:
Varsa İndirim Kodunuz:
Sipariş Notu
Kapıda ödeme seçeneği 125 TL altı siparişlerde kullanılabilir. 125 TL üstü siparişler için havale, kredi kartı ya da banka kartı ile ödeme yapılabilir.
Açev Bağış
Ürüne daha önceden puanlama ve yorum yaptınız.
Kitap AyrıntılarıÜrün Ayrıntıları
100 TL üzeri kargo bedava!
FIRSATI YAKALA
Ürünler
Teslimat Bilgileri